Skip Navigation Links
Skip Navigation Links


Cihangir Akşit Romanları

Sarı Sessizlik

Sarı Sessizlik
Bir kayboluşun romanı



Miralay Reşat Bey ve Vatan Savunmasında 27 yıl

Miralay Reşat Çiğiltepe
ve Vatan Savunmasında
27 yıl




Savruluş

Savruluş







Röpörtajlar/Söyleşiler:

Gamze Akdemir/Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet Kitap, Sayı 1009/18 Haziran 2009 Perşembe Cumhuriyet gazetesi


Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyet Kitap, Sayı 1009 Röpörtajı (18 Haziran 2009)

Cihangir Akşit'le Sarıkamış'ı konu alan roman üzerine

“Bir kez de ben hatırlatmak istedim”

Emekli bir tümgeneral olarak Sarıkamış'ı yazmak nasıl duygu trafiğini getirdi beraberinde... Evet farkediyoruz ve biliyoruz ki Sarıkamış hepimizin içinde, karakışta donmuş... Üstelik asker olduğunuzu düşününce hayli zorlu ve duygu yüklü bir yolculuk olmalı...

Evet çok duygulu ve uzun bir yolculuktu. Yazarken, hatta tekrar okurken zaman zaman yumruğumu sıkıp isyan ederek göz yaşlarımı tutamadığım anlar olmuştur. Ben bu romanı yazmaya 1975 yılında ki Sarıkamış’taki ilk doğu görevimde yirmi yaşındayken ve o yalnız gecelerimde üçüncü hamur kağıda kurşun kalemle yazarak başladım. 1981 de yüzbaşıyken bitti ilk taslak. Yani bu roman için aslında benim yaşantımla yaşıt da denebilir. Çocuğum gibi bir şey… Ayrıca bu konu biraz benimle özdeşleşti, yurt içinde ve dışında(Belçika/Mons tarih kulübü) defalarca bu konuda konferanslar da verdim. Sarıkamış harekatıyla ilgili kendi hazırladığım bir CD’im ve bir de Türkçe İngilizce dokümanter bilgi de aktarmaya gayret ettiğim görsel bir web sitem var ( www.sarisessizlik.com).

O yıllarda(1975-1978) 57. Dağ ve Kış alayında fiilen görev yaptığım için, savaşın ve birliklerin geçtikleri bütün yolları aldığımız emirler gereği yaz kış detaylı olarak üstelik birliğimle geçtim. Unutulmaz günlerdi. TSK aslında hiç unutmamıştır hatta unutamamıştır bu felaketi ve Mehmetçiklerini. Çünkü TSK. yıllarca kesintisiz bu tür anma turları, anma konferansları düzenlemeye kendi mütavazı iç yapısı içerisinde sessiz sedasız devam etmiştir. Arşivlerle bu gayret sabittir.

Çok okudum. Arazide incelemeler yaptım. Tümendeki subay astsubaylara konferanslar verdim. Teşvik gördüm. Yazmayı yaşamım boyunca yaşamsal bir hobi olarak hep sürdürdüm; askeri dergilerde yayınlanan askerlik ve sanat, askerlik ve satranç, askerlik ve Toplam kalite yönetimi, askerlikte monotonluk ve çareleri gibi konulu birçok makaleler, Stratejik Yönetim ve Toplam Kalite Yönetimine ait yurt sathında iç bünyede yayınlanan kitaplar, öyküler…

Yazabilmek için hiç değilse koşulların bir kısmını yaşamak gerektiğini de düşünüyorum. Bu her zaman geçerli olmayabilir. Zira aç kurtlar tarafından kuşatılmadıysanız, donma tehlikesi atlatmadıysanız, karda tipide kilometrelerce bata çıka sırtınızda ağır yük yürümediyseniz, paralanan bir topçu mermisini yakından görüp patlama sesinden hoplamadıysanız, bir siper kazmadıysanız, elle alabalık avlamadıysanız, bit kırmayı görmediyseniz, süngüyü elinize almadıysanız, at binmediyseniz, çatışmanın veya bilinmezliğin mide bulandıran o tuhaf heyecanını biraz da olsun yaşamadıysanız, yoğun bir insan sevginiz yoksa, bu tür bir romanı yazmak çok daha zordur. Ben şanslıydım.

Boş zamanlarımda, kısıtlı tatil günlerimde veya akşam yorgun argın eve geldiğimde hep yazdım. Görev mahallinde de hiç yazmadım. Allahuekber dağının zirvesine (3120 m.) birliğimle üç kez çıktım.Bölgenin eski ve yeni isimleriyle basit ve kolay anlaşılabilir bir haritasını adım adım bölgeyi gezerek yaptım. Hatta Sarıkamış’ın manzara krokisini bizzat yerinde hazırladım. Yüzlerce slayt çektim. Bir bölümü, web sitemde mevcuttur.

Hatta Enver Paşa’nın sansürü yüzünden hiç bulunmayan fotoğrafları temsilen savaşın suluboya resimlerini bile bizzat kendim yapmaya, yaptırmaya çalıştım.

O devirde bu harekatı yaşayan son Sarıkamış gazileriyle (80-90 yaşlarındaydılar) yazın gittiğim köylerde bu güzel insanlarla söyleşiler yaparak notlar tuttum. Dedemin yardımlarıyla teğmenken Kabataş’taki Harp Malülü Gaziler derneğindeki İstanbul’da son yaşayan çok yaşlı gazi subaylarla görüştüm, küçük küçük notlar aldım.

Hem 9. hem de 10. Kolordu tarafından geçilen yolları birliğimle yaz ve kış zor koşullar altında defalarca aşmaya çalıştım. Savaşın en şiddetli cereyan ettiği Taşlı Tepe, Dikenli Tabya gibi yerlerdeki eski siperleri kazarak savaşa ait bir kısım askeri malzemeleri muharebe alanlarından topladım ve bunları İstanbul Harbiye Askeri müzesine armağan ettim. Bugün bunlar orada ayrı bir bölümde yeni kuşaklara sergilenmektedir.

1970’li yıllardaki bazı kış yürüyüşü denemelerimiz, üzerimizdeki yeterli kış elbiselerine, yeterli erzaka, kayak kızak pusula cep sobası gibi her türlü modern teçhizatımıza rağmen başarısız olmuştu. Diğer bir denememizde de tipi nedeniyle yolu kısaltmak zorunda kaldık. Hatta Göreşken Yayla köyünün camisine zor sığındık, bir süre orada kaldık, birlikçe donma tehlikesi geçirdik. Askerlerden bazılarında kısmi donmalar oldu. Kol sonumuzu kurtlar taciz etti. Neredeyse aynı felaketi bir daha yaşıyorduk, bereket hava sonradan düzeldi de kimsenin burnu kanamadan zar zor geri dönebildik… Çok çetin bir yolculuktu. İşte artık yazmaya ve/veya yazdıklarımı tamamlamaya hazırdım. Bu roman büyük bir çoğunlukla kurgudur aslında. Tabi ki 40 yıllık bir liderlik ve meslek tecrübesi ve gözlemlerim de var burada.

Bazı ilişkiler, olaylar her romanda olduğu gibi burada da psikolojiktir. Dün de olmuştur, bugün de olmaktadır yarın da olacaktır. Sıradan olaylardır çoğu aslında… Liderlik, ast üst ilişkileri her yerde aslında dalgalıdır, romanımın en gerçekçi yanının da bunun olduğunu düşünüyorum…

Sarı Sessizlik’i yazarken duygunun temposu bana bağlıydı. Romancılığın en keyifli yanı da bu bence. Tempo aslında sizsiniz. Okuyucuyu bıraktırmadan sürprizlerle şaşırta şaşırta ilerlemek, onlarla birlikte duygulanmak, devamlı empati ve sorgulama yaparak Sacit’leşmek, o anı gerçekten yaşayabilmek, içten olabilmek… Benim için bu romanı yazmak buydu. Böyle hissettim.


Tarihi gerçekler bu kadar canlı, gerçek anlatılabilirdi, belgesel roman diyebilir miyiz?

Çok teşekkür ederim. Gerçekçilik ve akıcılık, bu nedenle üslup benim için çok önemliydi. Belgesel tadında roman, doğru. Zira kurgu ve gerçekçi yaratıcılık çok daha fazla ağır basıyor romanın genelinde. Romanın kahramanları gerçekte yaşamamışlardır ki aslında? Ya çok sayıdaki o askerleriyle, kumandanlarıyla, dünya tatlısı küçük Zincan’la, Hocayla, Fatka Nineyle, saf Binali’yle, Rus Yüzbaşısı Mushelof’la yaptığı konuşmaların hiçbirisi gerçek değil ki… Yazar olarak sanki bunları gerçekmiş gibi yansıtmayı başarabiliyorsanız o zaman edebiyatı da başarabiliyorsunuz demektir benim için.

Aslında açık kalplilikle ben sadece içimdekileri yazdım. Rahatlamak gibi bir şeydi bu benim için. Edebiyat olup olmadığına okur karar verir. Tarihten ders almayı onu daha da sevdirmeyiamaçladım romanımda. Zira namluya karşı yürüyen küçük rütbeli bir subayın başından geçenler, aslında yukarılarda alınan bir iki cümlelik hatalı siyasi veya stratejik kararların aşağılarda nelere ve nasıl fırtınalı felaketlere sebep olduğunu, olabileceğini anlatmak istedim ben bu romanda…

Tarih, bir şekilde mutlaka son sözünü söyler. Tarih affetmez! Gerçekleri herkesten saklasanız, sansürler koysanız bile Tarih; yıllar sonra ağıtlaşarak, şarkılaşarak, Türküleşerek, tiyatrolaşarak, romanlaşarak, öyküleşerek, senfonileşerek, tablolaşarak, filimleşerek, dizileştirerek veya sair şekilde geçmişten geleceğe haykırır gerçekleri, diye düşünüyorum. Hep böyle olmuştur.

Sarı Sessizlik de böyle, karanlığa doğru bir çığlık aslında. Bunu insanlığa bir kez de ben hatırlatmak istedim. Burada edebiyatla bilgiyi ve kurguyu ders alıcı tarih bilinci içerisinde birleştirmeye gayret ettim. Kadınlarımızın, genç kızlarımızın da okumasını çok isterim romanımı; okuduklarını da bana gelen olumlu tepkilerden anlıyorum ve çok seviniyorum.

Sorgulamalar... Bu konuyu da konuşmak istiyorum, idealler elbette asla sorgulanmıyor ama harpler sorgulanıyor hem de kıyasıya değil mi?

Doğru… Gerekmeyen veya daha iyi bir söylemle; hazırlıksız, iyi zamanlanmamış, yanlış veya yeterli deneyimi olmayan liderlerin yönetiminde icra edilen savaşın maceradan başka bir şey olup olmadığı sorgulanıyor burada…

Savaşlar veya barışlar sadece askerlerle ve cephelerde kazanılmazlar. Onları sağlamak çok daha büyük bir gayrettir. Aslında gerçekçi olmayan idealler de sorgulanıyor burada. Sacit başlangıçta Orta asya’ya kadar gidebileceğine bile inanıyor. Ama zaman içinde gerçeklerle yüzleştikçe Sarıkamış hayali bile azalıyor…

Son bölümdeki Rus Yüzbaşısı Mushelof’la beklenmedik şekilde karşılaşması ve orada olanlar, konuşmalar aslında okuru da düşünmeye davet ettiğim kişiden kişiye değişebilecek sorgulamalar. Sacit’in bütün yaptıklarına doğru denemez, hatalar da yapıyor. Ama hangileri doğru hangileri yanlış bunu okura bırakıyorum…

Askerin hissiyatı, yerinde zaafiyeti, donanım eksikliği, baskın çıkan yurt sevgisinin yanıbaşında savaştan bıkması, evini, ailesini özlemesi, hepsine elbet baskın çıkan yurt sevgisi... Kınalı kuzu, kahraman hali.... Ve tüm olup bitenin bir de “Mülazım Sacit hali” var tabi... Sıkı bir metafor Mülazım Sacit... Tam bir kurmay (Sacit genç bir piyade subayı ancak kurmay gibi düşünmeye çalışıyor denilebilir)... İdealleri sorgulamasa da eksikliklerin farkında... Dünya politikasını sıkı takip ediyor, kafa yoruyor, geleceği öngörmeye çalışıyor, elindeki imkanlarla mümkün olanı vargücüyle sağlamaya çalışıyor... Dolayısıyla yurtsever bir komutan edasıyla değil herşeyden önce yurtsever bir yurttaş diliyle yazıyorsunuz... Mülazım Sacit'in penceresinden yaşıyoruz dönemi... Yanıldım mı ya da eksik mi kaldı ifadem...

Hayır yanılmıyorsunuz . Söyledikleriniz eksik de değil fazla da… Zira o da yüz elli üç kişilik bölüğü de yurtları uğruna hayatlarını ortaya koyuyorlar. Onlara “hedefe git” denmiş bir kere. Ama gidebilecekler mi acaba? Emri verenler yok artık. Kendi kararlarını kendileri verecekler. Soracak kimseleri de yok etraflarında. Söz namus ama hayat da tatlı.

Büyük bir sorgulama başlıyor. Direnenleri ikna edebilecek mi? Asıl düşüncesi ne? Hedefe varabilecekler mi? Yoksa işler tamamen değişecek mi? O korkunç sarı sessizlikte, tipilerde ilerlerken ölmek mi kolay yaşamak mı? Can dostu çilekeş başçavuşu haklı mı çıkacak? Hangi güç onları bilerek ölüm anlamına da gelen hedefe gitmeye motive edebilir, yoksa hiçbir güç edemez mi? Romanımın en beğendiğim yönü okuyucunun beklentileriyle sürekli sürprizlerle adeta saklambaç oynaması. Bence buna okunma vizesi de deniyor.

Barış istemek... Savaşmak, ölmek, öldürmek, icabında bundan zerre geri durmamak ama barışı en çok istemek, özlemek hali... Askeri en iyi anlatan duygular bunlar olsa gerek.. Romanınız (ki roman demeye dilim elvermiyor öyle sahici) ikilemlerin, emir-komuta zincirinde dahi yaşam ve amaç muhasebesi yapmanın, strateji sorgulamanın da savaşcıl dünyada “asker hayatın” önemli bir parçası olduğunu gösteriyor.. Devamını yazarın dilinden aktarmalı okurlara peşinen...

İnsan beyni asla durmaz. Durmuş görünse de durmaz aslında. Belki bunu kısa süreli baskı altına alabilirsiniz. Ama devamlı olabilmesi için beyninin yıkanmış olması gerek. “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez!” diyor Sokrates. Her asker de savaşta yaşam ve amaç muhasebesi yapar. Bu tür bir iç hesaplaşma oluyor aslında romanda. Ama mutlak itaat üstün mü gelecek yoksa yaşama isteği mi ağır basacak?

Kumandanlık rütbeyle olur. Ama liderlik için sadece rütbe yetmez, astlarınızın kalbini de kazanmak gerekir. Sacit de lider olmaya çalışan bir subay. Ama o da her insan gibi hatalar da yapabiliyor. İdeal birisi olup olmadığı okurların olayları ve verilen tepkileri algılamalarına bağlı. Romanda aslında bence tek doğru yok … Ama Sacit genç bir lider olarak kendisinden daha yaşlıların da bulunduğu birliğiyle ilgili sürekli kararlar vermek zorunda. Bazen bir tek kendisi için, bazense arkasındaki yüzden fazla insan için karar verecek ve çok genç yaşına rağmen bu ağır sorumluluğun altında oldukça zorlanacak..

Diyor ki Mülazım Sacit; “Ruslar Karadeniz'deki donanmamıza taarruz etmişler. Gerçi bizimkiler onların bir gambotunu batırmışlar. Bir sürü Rus'u esir almışlar. Yani bu şu demek oluyor: Bugün yarın Ruslar huduttan bastırabilir. Hemen cephane ikmalini, yiyecek ve giyecek ihtiyacını tespit edip karargaha verelim. Kürekler, kazmalar dağıtılsın, akşama kadar bütün bölüğü harp teçhizatıyla görelim. Yarından tezi yok daha fazla süngüleşme ve göğüs göğse muharebe eğitimi yaptırmamız gerekecek. Bu kadar acele harp olur mu anlayamadım gitti! Daha seferberliğimiz bile tamamlayamadık. Biz bir baskına uğruyoruz galiba.” Bu duygu kitabın bütününde hissediliyor...

Aslında Mülazım Sacit İmparatorluğun böyle ansızın savaşa girmesini hiç beklemiyor. Zira hazırlıkların yeterli olmadığını bizzat işin içinde yer alarak kendisi zaten görüyor. Ama Karadeniz’de Enver Paşayla Alman Amirali Souchon’un arasında Sivastapol ve Odessa gibi limanların Yavuz ve Midilli zırhlılarıyla vurulmaları danışıklı bir döğüş, yani bir “oldu bitti” oluyor. Balkan harbinde felakete uğranılmış ama yeterince ders alınmamış. Enver Paşa’nın hesap hataları sadece çok can kaybına neden olmadı, Erzincan dahil bütün bu toprakların elden çıkmasına da neden oldu.

Mağlup olmanın ağırlığıyla da bu korkunç acı hiç hatırlanmak istenmeyecek diye sürüyor roman... Öyle mi sahi?

Aslında Sacit tüm fedakarlıklarının gelecekte hatırlanmama korkusu içerisinde burada. Zira kendisine göre askerlerin zafer de olsa mağlubiyet de olsa ölümleri, aynı değerdedir. Ancak gerçek hayatta mağlubiyetlere kimselerin sahip çıkılmadığının o da farkında… Mağlubiyetler de ulusların tarihlerinde çok önemlidir, demek istiyorum. Tek şartı “ders alabilmektir”.

Osmanlı İmparatorluğu bu hatayı sık yapmıştır. Mustafa Kemal’in ordusu ise, ders almış ve Kars’ı Sarıkamış’ı çok değil birkaç sene sonra ele geçirirken aynı hataları yapmamıştır. Zira zamanlaması çok iyidir, hazırlıklar yeterlidir, kumandanlar deneyimlidir.

Bunlar Enver Paşa’nın Sarıkamış’ında pek yoktur. Üstelik Sarıkamış felaketi bilinmesine rağmen Cemal Paşa şubat ayında ordusuyla Mısır’da Kanal seferini yapmak üzeredir. Bu da acı bir mağlubiyetle sonuçlanacak ve aynı şekilde İngiliz ilerlemesi bütün Arap yarım adasının, Suriye’nin, Kudüs’ün, Bağdat’ın, Kerkük’ün elden çıkmasına kadar varacaktır İmparatorluk için.

Şevket Süreyya Aydemir, “Sarıkamış felaketi çöken İmparatorluğun Türk milletine son zulmüdür” diyor kitaplarında. Bazen acaba bu sözler çok mu sert diye düşünsem de, o ordularca insan hatalı yöneticiler ve hatalı kararlar yüzünden yok olup gitmemiş midir? Sacit de arkadaşlarıyla beraber Mehmetçiği temsilen bir sembol isim olarak o uçsuz bucaksız beyazlıkta yaşamda metafor anlamında bir kayboluş yaşamıyor mu oralarda?

Diyorsunuz ki “İnsan orada, doğanın acımasızlığı ile eşsiz nimetleri, güç ve güçsüzlük, güzellik ve kötülük, yaşam sevinci ile ölüm soğukluğu gibi çelişkilerin ortasında, sanki bir köprü gibidir. “Sarıkamış” sözcüğü de insanda bu tür duygular uyandırır. “Savaş” ve “barış” kelimelerinin arasında bir köprü sözcük gibi gelir kulağa, ikisi de birbirini hatırlatır sanki.” Henüz okumayanlara rehber olsun nasıl bir köprüdür bu?

Sarıkamış bugünü temsil ederken harika uzun sarı çam ormanları, kristal taneli toz karlarıyla dünyanın en güzel kayak merkezlerinden birisidir. Ama orayı ve tarihi bilenler burasının 1914 yılında Mehmetçik için büyük bir felaket yeri olduğunu da bilirler. Bu yüzden bu sözcük savaşla barış arasında sanki bir köprü sözcük gibi gelir insana. Ayrıca Sarı Sessizlik’te Roman boyunca dünya güzeli küçük Zincan, Rus Yüzbaşısı Musheleof, Kız kardeşi Belkıs, repliklerle Sacit’in Sarıkamış’ta bulunduğu sürece içindeki barış özlemini yaşama sevincini kendisi yaşamla ölüm arasında sanki bir köprüdeymiş gibi gidip gelerek sorguluyor.

Cumhuriyet Kitap Gamze Akdemir
Cumhuriyet Gazetesi, Cumhuriyet Kitap, Sayı 1009
18 Haziran 2009 Perşembe
Değişim 41, Sayı 138/21 Haziran 2009 Pazar

Yakın Tarihin Acılarından Süzülen Roman: Sarı Sessizlik

... Sarıkamış'ta düşmana tek kurşun atmadan kara, tipiye, ayaza yenilen doksan bin Mehmetin öyküsü...
Değişim 41 Haber, Sayı 138 (21 Haziran 2009) Değişim 41 Haber, Sayı 138 (21 Haziran 2009)
Değişim 41 Dergisi Değişim 41 Dergisi, Sayı 138
21 Haziran 2009 Pazar