Skip Navigation Links
Skip Navigation Links


Cihangir Akşit Romanları

Sarı Sessizlik

Sarı Sessizlik
Bir kayboluşun romanı



Miralay Reşat Bey ve Vatan Savunmasında 27 yıl

Miralay Reşat Çiğiltepe
ve Vatan Savunmasında
27 yıl




Savruluş

Savruluş







Romandan kesitler

Parça No: 1

“... Sacit kuytuda kendisine gelebilmek için üstüne başına biraz çekidüzen vermek istiyordu. Çabuk çabuk düğmelerini açtı. Çok kötü ve ekşi ekşi koktuğunun farkındaydı. Ayağında bile bitler vardı, hiç aldırmadan eliyle silkti onları. Karların üzerine düşen bitlere, “Geberin bakalım, benim kanımla çok idare ettiniz, donma sırası şimdi sizde!” diye söylendi. Sonra, his kaybı bulunan sağ ayağından çıkardığı fotinine ve kalın tiftik çorabına baktı; çorabı kalıp gibiydi. Su toplamış ve patlamış ayağından her zamanki gibi duman da tütmüyordu.. Ayağını hiç böyle kızarık, beyaz ve mor, rengârenk görmemişti. Bir çırpıda çantasından çıkardığı yeni çorabı giydi. Hemen elindeki çaputlarla bastıra bastıra ayağını ovuşturmaya başladı. Hâlâ hiçbir şey hissetmiyordu. Yalnızca, ayak parmaklarının donduğunu ya da donmak üzere olduğunu çok iyi anlamıştı. Kesip kurtulmak imkânsız olduğuna göre ne yapıp yapmalı, bir şekilde sıcak bir ortam bulmalıydı. Gerisin geriye fotinini giydi.

Böyle ne yapacağını bilemez bir halde, çaresizlik içinde çırpınırken, birden bire az ileride, büyükçe bir kayanın dibinde, debelenmesinden ölmek üzere olduğu anlaşılan yana devrilmiş bir yük katırı gördü. Öylece düşündü bir süre. Sonra ani bir kararla karların üzerinden sürüne sürüne oraya yanaştı, tereddütsüz bir şekilde bıçağını çıkardı, can vermekte olan katırın karnına sapladı, arka ayaklarına kadar tuhaf çıkan bir sesle beraber yarıverdi. Hayvan gık bile diyememişti. Bağırsakları ve diğer organları genzi yakan, kötü bir kokuyla bir anda dışarı karların üzerine fışkırıverdi. Hayvan yeni öldüğü için her yeri sıcacıktı. Henüz buharları çıkıyordu. Ona bilinçsizce sarılıvermişti. Sırt çantasını arkasına dayayarak sırtüstü yattı, sağ ayağını fotiniyle beraber katırın karnının içine daldırdı. Dizine kadar kayarak kolayca girivermişti bacağı. Sonra diğer ayağını da sokuverdi hayvanın sıcak karnına.

Aklına savaşçıları geldi, biraz dikildi. Güçlükle onlara da işaret etti. İki asker daha yanına geldi, aynı şekilde onlar da çarıklı ayaklarını katırın karnından içeri soktular.

Henüz sağ ayağında hiçbir sıcaklık ya da duygu hissetmiyordu. Sadece dizinin etrafında biraz sıcaklık vardı. Fakat alt kısımları ölüydü sanki. Diğer ayağında sorun yoktu. Suratını sıvazlamak istedi, hayli uzamış sakallarındaki buzlar engel oldu, vazgeçti. Katırın gözüne anında beyaz bir perde inmişti. Sırtındaki fişek ve barut keseleri de çevreye dağılmıştı. Islanan bazı fişeklerin bozulduğu belli oluyordu. Sacit umursamaz bir şekilde dudak büktü...”

Az sonra içine bir titreme geldi. Ateşinin yükseldiğini anlıyordu. Postasının getirdiği bir parça hamuru, “Sağ ol” diyerek almadı. Midesi kötüydü. Başını çember gibi bir ağrı sarmıştı. Sanki çember devamlı daralmak istiyordu. Titreye titreye elini başına götürdü, çemberi çıkarmak istercesine saçını yukarı doğru çekti. Başındaki çaputları fırlatıp attı. Vücudunun bütün parçaları ağrıyordu. Gözlerini kısmış, artık bir kurtuluşunun olmadığını düşünüyordu.

İki yüz metre ileride kayalıklarda sahipsiz duran, birbirine yaklaşıp öylece kalmış birliğine doğru baktı. Hayır, hayır, yaşamalıydı. Şu anda ölmeye bile hakkı yoktu. Kendisine emanet edilen bu insanları önce Allahuekber Dağları’ndan aşırtmalı, sonra da mutlaka Sarıkamış’a götürmeliydi. Bunun için de ayağının süratle iyileşmesi gerekiyordu. Başını katırın yavaş yavaş sertleşmekte olan göğsüne dayadı, istemi dışında söylenmeye başladı. Saçma sapan konuşuyordu. Alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Bunlar bir hastalığın belirtisi olabilirdi. Hem bunu biliyor, hem de sayıklamaya devam ediyordu:

“Belkıs, silah, Almanlar, sarı sessizlik, beyaz ölüm, beyaz ölüm, Büyük Osmanlı, Osmanlı, Sarıkamış...”

Hava kararıyordu. Çöken karanlıkla birlikte kar yağmaya ve karşı sırtlardan kurtların ağlaşma ve uluma sesleri duyulmaya başlamıştı.

Artık herkesin üstüne ürkütücü bir ölüm sessizliği çökmüştü, sarı bir sessizlik...

Askerlerin hepsi birbirlerini bedenleriyle ısıtabilmek için koyunlar gibi birbirlerine iyice sokulmuş, büyük bir tevekkülle Tanrı’ya yalvarıyorlardı. Gözler hep ulu kayalardan daha yukarı bakıyor, gökte bir şeyler bir umut arıyordu. Öylesine bir umuttu ki bu, sanki güneş bir anda çıkıp bütün karları eritecek, her yeri yakacak, kurutacak, her yer Çatalca’daki buğday tarlaları gibi sıcaktan ısınıp kavrulacak, sararacak, herkes terleyecek, terden bunalacak, herşey daha da çok kavrulacaktı...”

Parça No: 2

“... İki bölük iç içe, bir süre daha böyle bata çıka yürümeye devam etti. Çok geçmeden, önce yavaş yavaş keskin bir rüzgâr çıktı, birkaç saat sonra, özellikle de gece yarısına doğru çetin bir tipi başladı. Göz gözü görmüyordu. Bütün izler bir anda kapanıp kaybolmuştu. Göz gözü görmüyordu artık. Bir gün önceki gibi el ele tutuşup uzun bir süre yürüdüler. Saatler geçtikçe yere düşenler oldu ve Sacit birkaç defa el değiştirdi. Her seferinde bir ocağın söndüğünü çok iyi biliyordu.

Rüzgâr bu defa arkadan geliyordu. Onun için yürümek o kadar da zor olmuyordu. Ancak acımasız tipi sabaha doğru yerini lapa lapa yağan kara bırakmıştı. Yüzbaşı ayakta kalmayı başarabilmiş, ancak çantasını çoktan atmıştı. Artık neredeyse emir komuta diye bir şey kalmamıştı. Ortalık tam bir can pazarıydı. Kimse el ele bile tutuşmaz olmuştu. Düşene en küçük bir yardım bile yapılamıyordu. Belli ki, yine dayanabilen yaşayacaktı, dayanamayana kimsenin acıyacak hali kalmamıştı. Dayanamayan kaderine terk ediliyor, acımasızca oracıkta kendi başına bırakılıyordu. Bu şekilde mücadeleyi bırakmakta olanlar da kimseden yardım istemiyor, kaderine razı bir halde, sessizce bir kenara kıvrılıveriyorlardı.

Böyle bitkin yürürlerken ansızın yüzbaşı da dizlerinin üstüne düştü. Bere ve çaputla sarılı başı bir anda karların içine gömülüverdi. Başını yana çevirip alttan güçlükle Sacit’e doğru mırıldandı:

“Mülazım Efendi, ben artık dayanamayacağım!”

Sacit hemen koluna girip yüzbaşıyı kaldırmak istedi. Biraz çabaladıktan sonra etraftan askerleri yardıma çağırmak için biraz doğruldu. Herkes çekip gitmişti. Birlik ağır ağır uzaklaşıyordu. Ona sadece şunu diyebildi:

“Dayanmalısınız, bakın karşıya, Allahuekber Dağları çok yakında!”

Yüzbaşının doğrulacak gücü bile yoktu. Başını sağa sola oynatarak son bir gayretle cebinden siyah bir cüzdan çıkarıp uzattı:

“Bunun içinde adres var, kimliğim var, biraz da para var.

Bunları yollayabilirsen aileme yolla, yollayamazsan da helal olsun sana!”

Sonra yutkundu, vazgeçmiş gibi cüzdanı geriye çekti. Buzlu sakallarının kapladığı kavruk suratındaki çizgiler iyice derinleşmişti. Güçlükle mırıldanmaya devam ediyordu:

“Sizin de sonunuz benden farklı olmayacak, bari kimlik cüzdanım üzerimde kalsın! Al diğerlerini. Belki biri gelip donuk bedenlerimizi bulur da adımız yazılı bir mezarımız olur. Şimdi siz asla durmayın, ölene kadar durmayın, burada duranın işi biter!”

Bitkin vücudu birden yana doğru devrildi. Gözleri baygınlaşmıştı. Zorla açmaya çalıştı, başaramayınca son kez bitkin bir sesle konuştu:

“Hadi bekleme, bırak artık beni! Son yıllarda kaç kere sarıldım bu yaşama biliyormusun? Yemen isyanı, Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı... Hepsinde de başardım hayatta kalabilmeyi. Ama bak bu kez olmuyor işte sen de görüyorsun. Çünkü dizlerim bitti benim, artık asla gitmiyorlar, kilitlendiler. Geri dönemeyeceğimi ve tükendiğimi artık çok iyi biliyorum. Bu bana dehşet veriyor ama daha ne yapabilirim ki? Bu bizler için nedir biliyormusun, söyliyeyim nedir: kayboluştur, evet yaşamda kayboluş. Beni ve burada olanları, mağlubiyeti artık kim hatırlar ki? Çok yaklaştığımı hissettiğim ölümden de hiç korkmuyorum. Zaten hergün her şeyi her güçlüğü böyle devamlı sineye çekip yaşamaktan da bıkmıştım. Silemedik işte Balkan Harbinin yüz karasını, kurtaramadık serhat Karsı. Bari öbür dünyada rahat edeyim. Kader demek ki böyleymiş, ne yapalım...Bak bölükler uzaklaşıyor! İkisini birleştirsen aslında bir bölük etmez, ama yine de işe yararlar. Cephaneye de sahip çık. İlerdekiler için çok önemli! Hadi yürü, duyguların filan hiç önemi yok artık! Hadiiiiii diyorum sana!”

Sacit çaresiz yürümeye başladı. Geriye dönüp bakmak istedi, vazgeçer gibi oldu, ama dayanamadı, yağan karların arasından baktı. Dizlerinin üzerinde secde eder gibi duran Yüzbaşının, başı karların içine gömülüvermişti. Sanki dünyaya ait hiçbir şeyi artık görmek istemiyormuş gibi görünüyordu. Üzeri de lapa lapa yağan karla hemen kaplanmaya başlamıştı. Belki de, uzun bir süredir hiç bu kadar mutlu bir uykuya dalmamıştı...”

Parça No: 3

“...Nine gözlerini silerek kalktı ve içeri gitti. Sacit ikram edilen çayı yöre âdetlerine uyup o da küçük sert şekeri dilinin altına koyarak aynı şekilde “kırtlama” olarak içmeye çalıştı. Dilinin altındaki şekeri daha birinci yudumda bitiriverince bundan vazgeçti. Bu kez elindeki diğer parça kelle şekeri çaya daldırdı, fakat içine bırakmadı. Bardağı diğer eliyle kaldırıp güneşe doğru tuttu. Çayın içindeki şeker en nihayet gevşedi; tıpkı gece lapa lapa yağan kar gibi ağır ağır dibe çökmeye başladı. Gözleri puslanıyordu, yine dalmıştı geçmişe...

Dondurucu soğuk sanki bütün vücudunu, hatta iç organlarını bile sarmıştı. Titriyordu. Beyni çatlayacak kadar ağrıyordu. Her tarafı çul çaputla kaplı, artık daha ziyade dilencilere benzeyen askerleriyle birlikte bir kuytuda birbirlerine üşüştüler. Tipi şeklinde yağan kar fırtınayla birlikte tırmalar gibi insanın suratına çarpıyordu. Otururlarsa, kesinlikle donacaklardı. Bu yüzden çaresizce tekrar yürümeye başladılar. Karların içerisinde incecik bir iz üzerinde peş peşe bata çıka yürümeye çalışan bütün askerler, bilinçsiz olarak el ele tutuşmuşlardı. Tipi şiddetini iyice arttırmıştı. Hem yürüyor, hem de mırıldanıyordu: “Yaşamalıyım, yaşamalıyım!” Yaşamla arasında büyük bir mücadele cereyan ediyordu. Bir ara tuttuğu el gevşedi, bırakmak istemedi önce. Hatta sürüklercesine çekti bu eli. Ama çok zor oluyordu zira yerdeki biçare asker, donuklaşmaya başlamış ve beyaz perde inmiş gözleriyle “artık mücadeleyi bıraktığını” söyler gibi kendisine doğru yalvarırcasına bakıyordu. Asker son bir gayretle karların arasından başını kaldırıp hala yerden:”Kumandanım seni utandırdım, affet beni!” diyerek hayıflanıyordu. Sacit, çaresiz başını okşayıp bıraktı onun elini ve yürümeye devam etti. “Yaşamalıyım, yaşayacağım, yaşamalıyım, yaşayacağım, yaşayacağım!” diye sayıklıyordu. Bugün, geçmişten beri sahip olduğu herşeyin ne kadar da büyük bir değer taşıdığının farkına varmıştı.

Sonra suratına çarpılan buz gibi suyun etkisiyle sayıklamayı kesti. Bir anda kendisine gelmişti. Ama hâlâ soğuk soğuk terler döküyordu. Küçük Zincan, Nine ve Cinci Hoca etrafındaydılar. Hoca devamlı kendisine doğru üfleyip dualar okuyordu. Fatka Nine ise elindeki ıslak tülbenti bakır tasa daldırıp tekrar tekrar ıslatıp, sıkarak devamlı Sacit’in alnına seriyordu...”

Parça No: 4

“... Sacit aniden yana çekilince sipsivri süngü neredeyse yarısına kadar ağaca gömüldü. Hemen ardından da gırtlaktan çıkan boğuk bir ses geldi. Zira ağaçtaki kuru ve sivri çam dalı sakallı Rus askerinin karnına girip sırtından çıkıvermişti. Asker yere bile düşmemiş, öylece asılı kalmıştı.

Sacit’in yüzü gözü kan içindeydi, şaşırmıştı. Gelen diğer iki asker ve subay da olayın sadece bu son anını görmüşlerdi. Askerlerden biri derhal süngüsünü doğrulttu, bağıra çağıra, hırıltılarla nefret kusarak Sacit’in üzerine doğru yürümeye başladı. Gözlerinde, arkadaşının beklenmedik şekilde ölmesinden kaynaklanan büyük bir öfke ve kin vardı. Dirseklerinin üzerinde hafif doğrulmuş sırt üstü hareketsiz yatan Sacit’in kanı donmuştu, hiç bir yere kaçamıyor, yalnızca kendisine doğru gittikçe yaklaşan süngünün sipsivri ucuna bakıyordu. “Ölüm denen şey bu yaklaşan sip sivri demir parçası” diye düşünüyordu. Büyülenmiş gibi o noktaya bakıyor, kılını kıpırdatamıyordu. Zaten elinde silah yoktu, sadece “Kahretsin!” diyebildi. Ölüm büyülü bir şekilde hızla ilerden yaklaşıyordu.

Sanki etraf dumanlanmış, her yer sessizleşmişti. Çiçekler, duru sularda oynaşan alabalıklar, uzun uzun çamlar, çağıldayan sular, kuşlar gözünün önünden peş peşe geçti. Yaşamak ne kadar güzeldi. Kaybedilmekte olan şeyler böyle anlarda nasıl da kıymetlenirdi? Beyaz martılar asaletle ağır ağır uçarak yaklaşıyorlardı, ne kadar da zariftiler.

Ama yok yok toplamalıydı yine de kendisini. Aksi takdirde çok kısa bir süre sonra sipsivri bir Kazak askerinin süngüsü ciğerlerine girip sırtından çıkacaktı. Bütün yaşamını son umutlarını dağlayacaktı. Keşke biraz daha vakti olsaydı, birazcık daha soluk alabilseydi. Keşke, birkaç gün daha sevdiklerini görebilse, koşabilse, gülebilse, ağlayabilseydi.

Ama artık hazır sayılırdı, demek ki burada ölümden asla kaçış yoktu, kulağına hiçbir ses gelmiyordu. Hem bütün askerlerini kaybetmişken böyle bir tek onun yaşaması zaten bir adaletsizlik değil miydi ? Ölüm eğer buysa ne güzeldi. Bir yandan da Kelimei Şahadet getirmeye çalışıyordu. Belli belirsiz “Buraya kadarmış!” diyebildi ve teslimiyetle gözlerini kapadı.

Fakat martılar bir anda döndüler, ağır ağır, ritmik kanat çırpışlarıyla uzaklaşmaya başladılar. Ve birden iki el silah sesi koca ormanda yankılandı...”